ÖNEMLİ GÜNLER... KURULUŞLAR...
Hem Okudum Hem Yazdım


Prof. Dr. Ali Baykal
UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu Üyesi ve Eğitim İhtisas Komitesi Yürütücüsü


Okunuşları ve yazılışları aynı kalsa bile sözcüklerin anlamları ve kapsamları değişiyor.

Okuma-yazma bundan otuz yıl önce abece okur-yazarlığı ile sınırlıydı. En azından son yirmi yıldır her bireyin alet kutusunda kitap-defter okur-yazarlığından başka beceriler de bulunması gerekiyor. Bilgisayar okuryazarlığı, bilim-teknoloji okuryazarlığı, matematik okuryazarlığı bir çırpıda akla gelenler... İlk bakışta abece okur-yazarlığının diğer türlerin önkoşulu olduğu sanılabilir. Ama iletişimin dayanılmaz etkinliği düşünüldüğünde, ulaşımın başdöndürücü hızına ayak uydurmak gerektiğinde, kültürün karşı konulmaz çekiciliğinden pay almak istendiğinde her türden görsel ve dokunsal (göremeyenler için) okur-yazarlığın bir zorunluluk olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Oysa sadece abece okuma konusu ele alındığında bile nicel hedeflere ulaşılamamıştır.

Birleşmiş Milletler 2005 Yılı Gelişme Programı Raporuna göre okur-yazarlık oranında Türkiye % 88,3 ile 177 ülke arasında 92. sıradadır. Okuryazarlığın tanımının ve veri toplama yöntemlerinin ülkeler arasında farklılıklar göstermesi özür gösterilemez. Dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında olan bir ülke için böylesi özürler kabahatten büyük olur.

Yetişkin okur-yazarlığındaki geriliğin ve hele kadınlar arasındaki okur yazarlığın düşük olması da eski yönetimlerin kalıntısı sayılsa bile 2005-2006 verileri ile hem brüt ve hem de net okullaşma oranları sorunun gelecekte de süreceğini gösteriyor. Sayılar aşağıda...


2005-2006 Ders yılında Türkiye’deki okullaşma oranları
İlköğretim (6-13 Yaş)
Toplam Erkek Kız
Brüt 95,59 98,83 92,24
Net 89,77 92,29 87,16
Kaynak: MEB

Okur-yazarlık konusundaki başlıca nitel sorunlar nelerdir? Bazıları aşağıda özetlenmiştir:


  • Yazılı ve basılı materyalin yaygınlaşması, televizyon reklamlarında kullanılan yöntemler ve tekrarlar çocukların okula gitmeden okuma öğrenmelerini sağlamaktadır. Dolayısıyla çocuklardaki göz-bozukluklarının erken tanısı okuma eğitiminin ilk aşamasıdır.
  • Hızlı okuma sadece çok okuyabilmek için değil daha da önemlisi okuduğunu daha iyi kavrayabilmek için gerekli bir beceridir. Hızlı okumak için de göz ve beyin iletişiminin arasından gırtlağı çıkartmak gerekmektedir. Oysa okullarımızda zaman zaman yer değiştiren okutma yöntemi seçeneklerinin (tümdengelim ve tümevarım) ikisi de seslidir. Okuma eğitiminde dilimizin yazıldığı gibi okunma üstünlüğünü değerlendiren yöntemler geliştirmek yerine hep hazır teoriler üzerinde tartışılmaktadır. Kaldı ki uzmanlar da tek bir yönteme sığınmak yerine değişik durumlarda farklı yöntemlerin uygulanmasını önermektedirler
    (http://www.reading.org/resources/issues/positions_multiple_methods.html)
  • Bir yandan başka ülkelerdeki kuramlar ve uygulamalarla yetinirken öte yandan dünyanın her yerinde çok yaygın ve önemli bir sorun olan okuma yetisinin yetersizliği (disleksi) ülkemizde sanki yokmuşcasına umursanmamaktadır.
  • Okur-yazarlığın diğer türleri üzerinde yeterli farkındalık yoktur. Bilim-teknoloji okuryazarlığı, matematik okuryazarlığı gibi konular bir kaç bilim insanının akademik ilgisinin dışına çıkamamıştır. Engellilerin, yetişkinlerin ve kadınların bu alanlardaki ihtiyaçları da yok sayılmaktadır.
  • Çok sözü edilen bilgisayar okuryazarlığı konusunda bile durum hiç de iç açıcı değildir. 2008 yılı Nisan ayı içerisinde Türkiye İstatistik Kurumu tarafından 16-74 yaştaki kişilerle yapılan Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması sonuçlarına göre, Türkiye’de erkeklerin yüzde 52.7’si, kadınların yüzde 70.9’u, toplam nüfusun ise yüzde 61.9’u hiç bilgisayar kullanmamıştır. Erkeklerin yüzde 55.2’si, kadınların yüzde 73’ü ve toplam nüfusun yüzde 64.2’si hiç internet kullanmamıştır. Bu veriler, gençlerin çoğunlukta olduğu Türkiye nüfusunun yarısından fazlasının, bilgi çağı olarak adlandırılan yüzyılda en etkin bilgi kaynağına el değmediğini gösteriyor. Kırsal kesim ile kent arasındaki uçurum da tahmin edilebilenin ötesindedir. Kırsal bölgelerde yaşayan kadınların neredeyse yüzde 90’ı hayatında hiç internet kullanmamış. Bunların hepsi evde oturan nineler değil. İşçi, memur, öğrenci, terzi, hemşire, dahası çocuğun ilk eğiticisi olan anne! Eğer avutacaksa dünyada da durumun daha iyi olmadığı söylenebilir. Her iki Kuzey Amerikalıdan biri internet kullanıcısıyken, bu sayı Afrika’da her 250 kişide 1 kişi. Zengin ülkelerin toplam nüfusu dünya nüfusunun sadece yüzde 16’sını oluştururken, bu ülkelerdeki internete bağlı bilgisayar sayısı tüm dünyadakinin yüzde 90’ını oluşturuyor.
    (http://www.tubiderbd.com/index.php?module=news&news_id=8179&cat_id=1)
  • Ülkemizde renkli televizyon ve cep telefonu oranları, kitap satışı ve bilgisayar kullanımı ölçülerinden fersah fersah ilerdedir. Ancak televizyon izlencelerinin nitelikleri içler acısıdır. Yaya geçidinden geçerken cep telefonunda arama yapanlara, aynı masada oturdukları halde cep telefonundan başkalarıyla konuşanlara -tesadüfle açıklanamayacak kadar- sık rastlanabilir. Ama araba sürerken cep telefonu kullanmayanlara o kadar sık rastlanamaz. Bunlar iletişim teknolojisini okusak bile kavrayamadığımızı gösteriyor. Bazan insanın bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür özdeyişine inanası geliyor. Ama cehaletin getireceği felaketleri göze almak olası değil!
  • Hangi türü ele alınırsa alınsın okur-yazarlığın amacı okuduğunu kavramak ve kavradığı üzerinde düşünmektir. Yazılı bir metni çıkacak sınav sorularına verilecek cevapları içeren bir belge olarak görmemek gerekir. Öğretmenler öğrencilerle okunulan metinler üzerinde konuşmalıdırlar. Okunulacak içeriğin öğrenci ilgilerine uygun kapsam ve düzeyde çeşitlenmesi gerekir. Okumak sözcükleri seslendirmek değildir ama metin üzerinde konuşmalar ve yorumlar yapmak çok yararlıdır. Bu konuda öğrencilerin okuduklarını paylaşacakları en güvenilir, en sürdürülebilir kaynak öğretmendir. Çünkü ana-babalar bu konuda sürekli, tutarlı ve yetkin olamayabilirler. Öğretmen pek çok alanda olduğu gibi okuma konusunda da örnek işlevini üstlenmelidir. Kendisi okumayan öğretmenlerin okutması olası değildir. Okunacak metinler hem tür hem içerik olarak çeşitlenmelidir. Şiir, öykü, anı, eleştiri gibi farklı türlerde seçenekler olmalıdır. Öte yandan kimi hayvanlarla, kimi ıssız ada maceralarıyla, kimi güncel olaylarla ilgilenebilirler. Sadece ders kitapları okunmaz. Gazeteler, dergiler ve diğer kitaplar da okunacak kaynaklardır. Öğrenciler okuduklarını akranları ile paylaşmalıdırlar. 5-6 kişilik ilgi kümelerine çeşitli okuma ödevleri verilir. Her küme önce kendi içlerinde sonra diğer kümelerdeki akranları ile okudukları üzerinde konuşurlar. Sınıf sadece öğretmenin sesinin duyulacağı bir yer değildir. Yazma da okumayı tamamlayan bir boyuttur. Öğrenciler okudukları metinler, konular üzerinde eleştirel yorumlar yazmaya özendirilmelidirler. Ülkemizde son yirmi yılda ev ödevleri işkence yöntemiymiş gibi tanıtıldı. Talimsiz terbiye yöntemleri göklere çıkarıldı. Elbette yazılı ödev bir metni kitaptan deftere mürekkepli kalemle aktarmak demek değildir. Ya da yazılı ödev sadece okuma ödevini yapmayanlara verilecek bir ceza değildir. Yazılı ödev öğrencinin kendi parmak izini taşıyan özgün, düzgün, görsel ögelerle bezeli ama mütevazi yapıtlar üretmesidir. Kısacası her tür okur-yazarlık hem bir insanlık hakkı hem de öncelikle vatandaşlık, özellikle insanlık görevidir. Hiç kimsenin okumama, yazmama özgürlüğü, cehaletini gönlünce yaşama özgürlüğü yoktur.Dünya okur-yazarlık günü okuma-yazma öğrenmesi gerekenlere fırsatlar, kolaylıklar getirsin.

    1Bu yazıda eğer doğru ve güzel birkaç söz söylenebilmişse bunda Dr. Kathryn Akural’ın paha biçilmez katkıları vardır. Hataların tümü yazara aittir.




    Kaynak...:
    http://www.unesco.org.tr/index.php?gitid=4&gncl=58