Bilim-Teknoloji ve Atatürk
Doç. Dr. Mustafa Gül 
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 39, Cilt: XIII, Kasım 1997



Bir ülkenin kalkınma düzeyi ülkenin sahip olduğu ve kullanabildiği bilimsel teknik gelişme ile yakından ilgilidir. Teknik gelişmelerin kaynağı bilimsel gelişmelerdir. Teknik buluşlar kesinlikle rastlantıya bağlı değildir. Bilimsel gelişmenin teknik gelişmeyi doğurduktan sonra iktisadî gelişme ve kalkınmanın ortaya çıkabileceği görüşü bilim çevrelerinde yaygın bir kanaat şeklindedir.

Bilim, büyük bir kesimi ile büyük ölçüde, entellektüel kültür, yani sağlam ve güvenilir bilgiye, objektif düşünceye dayanan ve ondan pay alan tefekkür alanı olarak bütün insanlar için ortak olup, bu gibi konulara ilgi duymuş insanların ortak zihinsel çabalarının ürünüdür1.

Bilimsel ilerleme, bilimsel bilgi gelişimi, genel çizgileriyle gelişigüzel bir şekilde gerçekleşmez. Bilimsel bilgideki gelişim süreci ve bu süreçteki zincirleme adımlar her özel konu ya da alanın tabiatına, yapısına, doğmakta olan yeni bilginin iç bünyesinde geçerli olan mantıkî bağların mahiyetine bağlıdır.Bilim sayesinde insanoğlu günlük hayatında değişiklikler yaratabilmektedir. Bilim, toplumların statikleşmeye eğilimli bünyelerine canlılık ve hareketlilik getiren imkânlara sahip bir faktördür.

Teknik ise insan topluluklarına ve bireylerine etkilerini çoğu zaman doğrudan, yani dolambaçlı yollara gitmeden yapabilen güçlü bir faktördür. Bilime dayalı teknoloji insan hayatında olağanüstü öneme sahip bir insan çabası türüdür. Teknoloji bilime dayalı olduğu oranda hareket kabiliyeti kazanmaktadır2.

Konuyu incelerken Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecinde, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında bilimin durumu öncelikle ele alınmıştır. Daha sonra ise, Atatürk’ün bilime ve teknolojiye yaklaşımı incelenmiştir.


1- Osmanlı Devleti’nin Duraklama ve Çöküş Döneminde Bilim ve Teknik


Onbeş, onaltı ve onyedinci yüzyıllardaki bilimsel çalışmalar Avrupa’yı onsekizinci yüzyılda “aydınlanma dönemine” getirirken, aynı yüzyıllar içinde Osmanlı İmparatorluğu’nda, bunun tam tersi gözlenmiştir. Onyedinci yüzyıldan itibaren, Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa arasında bilim ve teknik yönden oluşmaya başlayan fark veya uçurum gittikçe derinleşmiştir. Bu farklılık, daha onyedinci yüzyılda kendisini hissettirmişse de, onsekizinci yüzyıldan itibaren, devlet tarafından da kabul edilip, bazı yenilik hareketleri için ilk adımlar atılmaya başlanmıştır3.

Akıl çağına giren Batıya, karşı Osmanlı İmparatorluğu’nda geçen şu olay oldukça ilgi çekicidir: Kaptan-ı Derya Hasan Paşa’nın isteği ve Baron de Todd’un teşebbüsü ile bir hendesehane açılır. Bu kurumun açılmasına karşı çıkan bazı hendesecilere Baron de Todd bir üçgenin iç açılarının toplamının kaç olduğunu sorması üzerine onlardan sadece bir kişi cevap verebilmiş ve o da “üçgenine göre değişir” diye cevap vermiştir.

18. Yüzyılın başında Avusturyalılarla yapılan savaşı, Vezir-i Azam Damat Ali Paşa’nın müneccimlerine danışması sonucu kaybettiğimizi ve bir müneccimin yanlış hesaplamalar yaptığı için cezalandırıldığını Osmanlı tarihleri yazmaktadır.

İkinci Mahmut döneminde açılan tıbbiyedeki anatomi derslerine bile karışılıyor, devrin şeyhülislâmı Müslüman cesetlerinden yararlanılmasına izin vermiyordu.

Ondokuzuncu yüzyıl, birçok bakımdan gerek Avrupa’da gerekse Osmanlı İmparatorluğu’nda önemli değişmelerin gözlendiği bir zaman kesiti oluşturmuştur. Bu yüzyılda, onsekizinci yüzyılda vukuu bulunan Fransız İhtilâli’nin de etkisi ile Avrupa ülkelerinde görülen fikir hareketlerinin yanısıra, çeşitli bilim dallarında yapılan çalışmaların tekniğe tatbiki ile teknik alanda da süratli gelişmeler dönemi başlamış oldu. Teknik alanda görülen gelişmeler bilimsel çalışmaları etkilemiş, bilimsel çalışmaların süratlenmesine ve daha ayrıntı kazanmasına, yeni bilim dallarının kurulmasına sebeb olmuştur4.

Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nda onsekizinci yüzyılda başlatılmış olan yenilik hareketleri de devam ettirilmiştir. Bu hareketler Avrupa’daki gibi ülkenin kaderini değiştirir bir mahiyet arz etmemiştir. Çeşitli okullar açılmış ama bu okullar, istenildiği ve beklenildiği kadar verimli olamamışlardır. Bu okulların başarılı olamamalarındaki en Önemli sebeplerden birisi hiç şüphesiz o devirde yani, onsekiz ve özellikle ondokuzuncu yüzyılda görülen siyasî istikrarsızlıkdır5.


2- Atatürk’ün Bilime ve Tekniğe Bakışı


Atatürk’ün ideolojisinde, insan düşünce ve faaliyetlerinin mümkün olan en büyük ölçüde akılcı doğrultuda ve arı bir bilim tabanı üzerine oturtulması gereği, bir temel ilke, bir kültür ana öğesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Atatürk, bu konuya ilişkin sözlerinde medeniyeti göz kamaştırıcı ve olağanüstü dönüşmelere götürebilen fizik ve kimya gibi tabiat bilimleri, yani bilimin fen dallarını vurgulamaktadır. Fakat, insanı ve insan topluluklarını inceleyen bilimlerin de Atatürk’ün bu sözlerinin kapsamı içine girdiği de açık seçik bir biçimde görülmektedir.

Kurtuluş Savaşı’nın sona ermesiyle beraber, geleceğin bilimsel çalışmalarla sağlanacağını ifade eden Atatürk, 1923’de şunları söylemiştir:

“Arkadaşlar, bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat, bu zaferler, süngü ile değil, iktisat ve ilim zaferleri olacaktır. Ordularımızın şimdiye kadar istihsal ettiği muzafferiyetler, memleketimizi halâs-ı hakikîye sevketmiş sayılmaz. Bu zaferler ancak müstakbel zaferlerimiz için kıymetli bir zemin hazırlamıştır. Muzafferiyât-ı askeriyemizle mağrur olmaya bu yeni ilim ve iktisat zaferlerimize hazırlanalım.”6

Görüleceği üzere, Türk Devleti kurulurken, bilimsel zaferler, önde tutulmuştur.

Bilime ve eğitime verdiği önemi belirtirken “Eğer Cumhurreisi olmasam maarif vekilliğini almak isterdim”7 diyen Atatürk, bütün faaliyetlerinde bilimin yol göstericiliğine başvurmuştur.

Gerçekten de, Osmanlı Devleti’nden devralınan insan gücü, genellikle ihtiyacı karşılayacak niteliklerden yoksun, aynı zamanda fikir ve hareket olarak hazırlıksız durumdaydı. Geleceğin yapıcısı olan işçi ve teknik uzmanları, bilim ve fikir adamlarını yetiştirmek, bir yandan da şartlar ölçüsünde örgütlenerek kalkınma çabalarına girmek o günkü durum içerisinde imkânsız görülüyordu.

Meselâ okul, üniversite, öğretmen, profesör, mühendis, ustabaşı, şoför, makinist yok denecek kadar azdı.8

Atatürkçü sistemde gelişmelerin açık olma zorunluluğu bulunmaktadır. Hangi yönlerde, hangi gelişmelere gidileceği ve öngörülen bu gelişmelerin hangi kriterlere göre tesbit edileceği meselesinde bilimin hakemlik edeceği hususu kabul edilmiştir. Bilim ve teknolojide ileri olmak, her türlü mücadelede başarılı olmanın başlıca şartı olarak görülmüştür. Atatürkçü sistemdeki hareketliliğin yön ve özelliklerinde, nitelik ve niceliklerinde en gerçek yol göstericinin bilim olacağı açıkça ortaya konulmuştur. Bilimsel değişmelerin toplumları nasıl etkilediğini ve değişmeye uymadan Türk milletinin de yaşayamayacağını 30 Ağustos 1924’de Atatürk şu şekilde ifade etmektedir:

“Efendiler, medeniyet yolunda muvaffakiyet yenilenmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, iktisadî hayatta, ilim ve fen sahasında muvaffak olmak için yegâne tekâmül ve terakki yolu budur. Medeniyetin buluşlarının, fennin harikalarının, cihanı değişmeden değişmeye sürüklediği bir devirde, asırlık köhne zihniyetlerle, maziperestlikle mevcudiyetin muhafazası mümkün değildir”9.

Türkiye’nin gelecekteki gelişmelerinde bilimin oynayacağı rol konusundaki Atatürk’ün düşüncesi Onuncu Yıl Nutkundaki şu sözlerine yansımıştır.

“Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atînin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”

“Türk milletinin yürümekte olduğu terakkî ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir.”

“Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medenî milletleri seviyesine çıkaracağız, Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.”
Atatürk’ün felsefesinde temel kural ve gaye çağdaş olmaktır. Bunun da yolu bilim ve teknikten geçer. Bunu ifade ederken O, “Dünyada herşey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, tekniktir” demekteydi10.

Atatürk, Büyük Nutkunda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında temel prensip olarak bilim ve tekniğin esas alındığını dile getirmiş, ayrıca, “Milletimizin siyasî, sosyal hayatında, milletimizin fikir terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır” demek sureti ile bilim ve teknolojinin kullanılacağı diğer alanları da göstermiştir.

Atatürk’ün inkılâpçılık ilkesini de bu çerçevede ele almak gerekmektedir. Atatürkçü sistemde inkılâpçılık ilkesi, Türk toplumunun milletlerarası yarışmada ve insanoğlunun uygarlık kurma ve onu geliştirme çabalarında ön safta yer alan bir toplum olmasını, bu toplumun bireyleri için mutluluk ve huzur sağlanması yollarını araştıran çok önemli bir ilke konumundadır. Çağdaş bir toplumda, ileri bir medeniyette, insan ihtiyaçlarının karşılanmasında, gerek teşhis ve gerekse tedbir safhasında, bilimin ışığında yürümesi zorunludur.

Bilimin insanı olağanüstü ölçülerde güçlü kılabilen çok önemli bir insan çabası olduğu açık bir gerçektir. İnsan, artan bu gücünü iyi ve yapıcı maksatlarla kullanabileceği gibi, bu gücünden olumsuz ve yıkıcı amaçlarla yararlanmak imkânlarına da sahip olabilir. Bilimin kendisi ahlâk bakımından tarafsızdır ve nötrdür. Bilimin en iyi yollardan insan ve toplum yararına kullanılabilmesi için birtakım erdemlere sahip olması gerekir. Atatürkçü sistemdeki temel ilkeler bu erdemli ortamı elverişli bir biçimde tutmakla büyük ölçüde yararlı olabilirler. Böylece de bilimin insana sağladığı nimetlerden en iyi şekilde faydalanılması yollarının açılması kolaylaşmış olur.

Atatürk’ün eğitime ve bilime verdiği önemin en belirgin işareti, daha Millî Mücadele devam ederken Maarif Kongresi’ni toplamasıyla ispat edilmiştir. 15 Temmuz 1921’de yani Sakarya Savaşı’nın en kızgın zamanlarında Ankara’da toplanan bu kongrede Atatürk şunları söylemiştir:

“Savaş günlerinde dahi dikkat ve itina ile işlenip çizilmiş bir millî terbiye programı vücuda getirmek ve mevcut maarif teşkilâtımızı bugünden yararlı şekilde çalıştıracak ilkeleri açıklamak için çalışmalıyız.”11

Üç yılı aşkın bir süre devam eden bağımsızlık savaşından sonra Atatürk, ülkede bilimsel araştırmaların artmasını, insanların kafalarını hep bu çeşit meşguliyetlere hasretmelerini ister. “Üçbuçuk yıl süren bu mücadeleden sonra, bilim bakımından, eğitim bakımından mücadelemize devam edeceğiz. Fabrikacı olacağız, sanatçı olacağız. Bundan sonra anlayışımızı hep buna verelim.”

1922 tarihinde yaptığı bir diğer konuşmada ise, “Milletimizin siyasal ve sosyal hayatında, milletimizin düşünce eğitiminde yol göstericimiz bilim ve teknik olacaktır. Gözlerimizi kapayıp, tek başımıza yaşadığımızı varsayamayız. Ülkemizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız. Bilim ve teknik nerede ise oradan alacağız ve herkesin kafasına koyacağız. Bilim ve teknik için kayıt ve şart yoktur.” demekteydi.12

Atatürk’ün kastettiği bilim ve teknik çağdaş olduğu için Atatürkçülükte bilim ve teknikteki gelişmelerin çok yakından izlenmesi gerekir. Medenî dünya hızla değişmekte ve gelişmektedir. Bu değişiklik ve gelişmelere uymak gereklidir. Uygarlık yolunda başarının gelişme ile mümkün olduğunu kabul eden Atatürk “Hayat ve geçime egemen olan kuralların zaman ile değişme, gelişme ve yenilenmesi zorunludur.” demekteydi.13

Atatürk’e göre cehalet ve taassuptan uzak, ilme ve akılcılığa dayanan uygarlık yolu toplumlar için zorunlu yoldur. Çünkü : “Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona ilgisiz kalanları yakar, yok eder. Uygar olmayan insanlar ve toplumlar daima uygar olanların ayakları altında kalmaya mahkûm olacaklardır.”14

Atatürk döneminde Türkiye’de bilimin gelişmesi hususunda, yüksek okulları da içine alan 2252 sayılı yasanın 31 Mayıs 1933’de kabul edilmesi önemli bir adım olmuştur. Bu yasa gereğince eski İstanbul Üniversitesi 31 Haziran 1933 günü kapatılarak, onun yerine 1 Ağustos 1933 tarihinde batı Avrupa örneğine uygun modern bir üniversitenin açılması plânlanmıştır. Bu üniversiteyi, Türkiye’de birçok yeni okulların veya bölümlerin açılması ya da modernize edilmesi takip etmiştir. Meselâ, İstanbul Yüksek Teknik Okulu’nda Mimarlık Bölümü, Ankara’da Tarım ve Veterinerlik Okulu, Devlet Konservatuvarı ve diğer bazı okullar sayılabilir15.

Atatürk’ün gerçekleştirdiği üniversite inkılâbı, gerek fen bilimleri ve gerekse beşerî bilimler alanlarında üniversitelerimizin batı örneklerine uygun araştırma geleneklerine ayak uydurmalarım birinci plânda olmak üzere öngörmekte idi. Tarih ve dil alanlarında, Atatürk, canlandırmak istediği bu akımı Tarih ve Dil Kurumlarını kurmak suretiyle güçlü biçimde destekledi. Ayrıca, İstanbul Üniversitesi’nde temsil edilen kürsü ve enstitülerle bölümlerin sayısını arttırmak ve bunların bilimsel seviyesini yükseltmek, kütüphane, laboratuvar ve diğer araştırma araç ve gereçleri bakımından üniversiteyi zenginleştirmek de şarttır16.

SONUÇ


Atatürk’ün düşüncelerini doğru olarak değerlendiren her araştırmacı ve aydının birleştiği nokta, O’nun bütün fikirlerinde ve uygulamalarında akılcılığa ve bilime büyük bir önem verdiğini tesbit etmesidir. Türk milletini çağdaş medeniyet yolunda en ileri noktaya ulaştırma gayesi içinde olan Atatürk, bu idealin gerçekleştirilmesi yolunda da gerçekçi davranılması gerektiğini belirtmiştir. O’nun gerçekçiliği akılcılığının ayrılmaz bir parçasıydı.
İlk yıllarındaki nutuklarında, bilgisizlik, eğitim, maarif millî eğitim, bilim ve öğretmen konusu üzerinde durarak, bunların büyük ve etkin önem ve değerini kavratmak için öğretmenlerin,yetkililerin ve kamuoyunun özellikle dikkatlerini çekmek amacında olduğu anlaşılır. Çünkü, O’nun Türk toplumunda karar ve yetki sahibi olmasından daha 13 yıl öncesine, 1908’e dek bu konuların önemleri devlet yaşamında ve kamuoyunda hiç bilinmemiş, anlaşılmamıştır17.

Atatürk, “hayatta en gerçek yol gösterici bilim” dir diyerek, Türk toplumunu kesin olarak yöneltmeyi istediği yeni Batı medeniyetinin temel niteliği aydınlanma olarak belirlenmiştir. Aydınlanma hayata aklın kılavuzluk etmesi, hayata dayanak olacak değer ve normların akılla bulunması, gelenek-göreneklerin aklın eleştirisinden geçirilmesi demektir. Bu tutumun sonunda varılan en değerli ürünü de gerçeğin sistemli ve plânlı gözlemleriyle elde edilen bilimdir. Dolayısıyla hayata doğru yolu bilim gösterecektir.18

Medeniyetçilik onun en önemli ilkelerindendir. Her zaman bilimden, uygarlıktan söz etmiş o düzeye yükselmenin ve onlardan yararlanmanın yollarını göstermiştir. Bu tek yol, laik anlayış ve düzen içinde durmadan, yılmadan, dönmeden çalışmaktır. Türk, övün-çalış-güven öğüdü bunun ve Atatürkçülerin parolasıdır.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, bilimdir” ifadesi bu ilkelerin Türk ulusuna mal edilmesi ve Atatürkçülüğün felsefî temelinin kesinlikle belirmesini sağlamıştır. Konuşmalarının çoğunda şu ifadelere rastlanmaktadır. “Medeniyet tarikatı Türkiye, şeyhler, dervişler ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat medeniyet tarikatıdır.” Biz medeniyet, bilim ve teknikten kuvvet alıyoruz. Biz, medeniyet ailesi içinde bulunuyoruz. Uygarlığın bütün gereklerini uygulayacağız.

Atatürk’ün bu sözlerindeki, içtenlik ve kararlılık, O’nun bilim ve medeniyetçilikteki kesin inancının kuşku götürmez delilleri, uygulamalarının dayanaklarıdır.19

Türkiye’nin çağdaş bir devlet haline gelmesini önleyen bütün engelleri ortadan kaldıran Atatürk, akıl ve bilim çağına geçmenin tek kurtuluş yolu olduğunu açıkça belirtmiş ve bu konuda ortaya çıkan problemleri doğru bir biçimde teşhis etmiş ve etkili uygulamalarla problemlerin çözümü yolunda önemli mesafeler alınmasını sağlamıştır. Atatürk, bilimi, aklı objektif düşünceyi ve özel olarak tarihten alınacak dersleri, temele koymak suretiyle, Türk milletini kısa bir süre içinde büyük bir değişmeye götürmüş, birçok inkılâbı icraat programı içine alabilmiş, dünyanın hayret dolu gözleri önünde bu büyük başarıya ulaşabilmiştir.


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Başkan: Sayın Gül’e de teşekkür ediyoruz. Konuyu toparlamak, Atatürk’ün ve ilkelerinin bir özetini vermek gerekirse herhalde herşeyden önce onun bilime, teknolojiye verdiği önemi görürüz. Yine onun akla, kendi ifadesiyle terakkiye yani gelişmeye, yenileşmeye, çağdaşlaşmaya verdiği önemi görürüz. Yine O’nun milletiyle bütünleşmesindeki sırrını görürüz. Ve Sayın Rektör’ün de ifade ettiği gibi benim buraya gelirken görmek istediğim bazı şeyler var. Bunlardan biri trencilikse diğeri de uçak sanayii. Bunu bir cümle ile ifade etmek gerekirse Mustafa Kemal sayesinde 1937’li yıllarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi yerli uçağını üretmiş, hatta bazı Avrupa ülkelerine bile ihraç edecek duruma gelmiştir. Herhalde, Sayın Rektörümüzün de ifade ettiği gibi, o hızla devam etseydik, bugün uzay teknolojisi alanında ilk sıralarda yer alan ülkelerden bir olurduk. Yine aynı hızla trencilik sistemi devam etmiş olsaydı, herhalde Avrupa’dan daha çok otobüse, Avrupa’dan daha çok kamyona sahip olmazdık. Ama bugünkü şu halimizde enerji israfı var, zaman israfı var, insan telefatı var. Ama inşallah yine uzay teknolojisinde olduğu gibi trencilikde de diğer teknolojik gelişmelerde de çağı yakalamak değil, Atatürk’ün söylediği gibi onun ötesinde çağı aşmakla karşı karşıya olduğumuz bir döneme giriyoruz. Gençlerimiz bizden daha iyi düşünüyor, daha iyi bakıyorlar, daha çok imkanlara sahipler. Herhalde yine 75-80 yıl önceki Anadolu mucizesi gerçekleşecektir.

Ben, başta Sayın Milletvekilimize, Sayın Kocaeli Valimize, Gebze Kaymakamımıza, Sayın Rektörümüze, Saygıdeğer Subaylarımıza, Saygıdeğer Meslektaşlarımıza ve sayıları az da olsa Öğrenci Kardeşlerimize ve siz Değerli Gebzelilere şahsım ve Merkezim adına teşekkürlerimizi ve saygılarımı sunarım. Vakit bir hayli ilerledi. Ama varsa önce yazılı sorulardan başlamak suretiyle soruları alalım. Hangi arkadaşımıza yöneltilmişse kendilerine ben söz vereceğim.

“Efendim Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye için önemi büyüktür deniliyor. Bunu hepimiz biliyoruz” diyor bir arkadaşımız, ismini vermemiş. “Peki Türk toplulukları ve etraftaki komşular, ülkeler için O’nun değeri nedir, bunun üzerinde de durur musunuz” diyor.

Buna müsaade ederseniz ben kısaca cevap vereyim. 20. yüzyıl başlarında da, ortalarında mazlum devletlerin, emperyalist devletlere karşı kazandıkları zaferlere rastlanmaz. Tek örnek, Atatürk’ün önderliğinde kazanılan Türk insanının zaferidir. Konuşmamın başında bir Japon Subayını örnek vermiştim. Atatürk’ün “büyük devletler de yenilebilir” sözünü ve uygulamasını gerçekleştirmek üzere 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın o hareketli devrinde, belki Japonya büyük düşmanlarını alt edecekti, ama yeni bir teknoloji, atom bombası, önce insanlık hayrı için icad edilen, ama iki büyük şehrin, Japonlar hâlâ yasını, matemini tutarlar, Nagazaki ve Hiroşima’nın bombalanması üzerine Japonya bu savaşı kaybetmiştir. Ama Japon Subayı’nın ilham kaynağı Atatürk ve O’nun Nutku’dur. Keşke günümüzdeki her bilim adamı, her siyaset adamı, her öğrencimiz, her aydınımız baştan sona Nutuk’u okuyabilseler. Orada Atatürk’ün büyüklüğünü, ilkelerinin genişliğini göreceklerdir.

Yine benim hassas olduğum konulardan bir tanesi, bana sormuş bir dinleyicimiz. Cevap vereyim. Bilim ve teknolojinin gelişmesi elbette önemlidir. Ama Atatürk “çağı yakalayalım, çağın üstüne çıkalım” derken yine kendi ifadesiyle “kültür ve zeminle mütenasiptir” diyor. Yine böyle bir Ekim ayında 1930 yılında Amerikan basın yayın mensupları gelmişler, Mustafa Kemal Atatürk’le röportaj yapacaklar. Bunlardan New York Herald gazetesi muhabiri Miss Ringde var ve uzun bir konuşmadan sonra “işte birçok hukuk alanında düzenleme yaptınız. Birçok ilke ve inkılâplar getirdiniz. Birçok yenilikler getirdiniz Türk halkına. Siz hangi konuda Amerikanlaşacaksınız?” diye sordular. Mustafa Kemal Atatürk hiddetle ayağa kalkmış ve: Hayır, “Türkiye Amerikanlaşmayacak. Türkiye bir maymun değildir.” Atatürk’ün dediği gibi, “Türkiye kendi kültür zeminiyle, kendi içerisinde, kendi insanıyla kendi kültürüyle çağı yakalayacaktır. Bugün Batı medeniyeti belki Avrupa’ya Amerika’ya kaymıştır. Ama yarın başka nerede olacağı belli değildir. Bir başka soru şöyle: “Türkçe’nin rolü nedir?” Benim temennim o ki, bağlı bulunduğumuz Devlet Bakanlarının hepsi üzerinde çalıştılar. Sigarayı biraz önce Sayın Valiyle tartıştık, kanunu çıktı. Bizim insanımız kanun çıkmadan bazı şeylerde belki kendilerini zorunlu hissetmiyorlar. Türk geleneğinde de devletin görevleri içerisinde âdil kanunlar çıkarmak ve bunu adaletle uygulamak vardır. Bir çok Avrupa ülkesinden sonra sigara, bu yıl başından itibaren yasaklandı ve birçok arkadaşlarımızı listeye aldık sigarayı bıraktılar. Ama Sayın Milletvekilim de burada sayın Devlet Bakanlarımızın bir çokları da bu konuda titizlikle çalışıyorlar. Dil Kanunu bir benzerini de biz Türkiye’de çıkaralım. Türkçemizi, geçmişte, Osmanlı aydınının 150 yıl boyunca düştüğü hataya düşmeyerek, bir taraftan Arapça ve Farsça’nın bir taraftan da Batı dillerinin tesiri altında kalmaktan kurtaralım. Şimdi gençlerimizden spikerlerimize varıncaya kadar hatta hatta bir çok meslektaşımıza, milletvekilimize, bakanımıza varıncaya kadar herkesin konuya hassasiyetle yaklaşması gerekmektedir. Türk Dil Kurumu’muzun böyle bir mizahi karikatürünü, bir afişini birçok yerde asmışlar. Böyle bir şey içerisinde tabelalar zinciri içerisinde “Burası Türkiye mi?” diye soran bir afiş bu. Elbette Mustafa Kemal’in üzerinde durduğu en önemli unsurlardan biri de Türkçe ve Türkçe’nin iyi konuşulması, yaygınlaştırılması. Orada da kalmayıp yine uluslararası düzeyde yeni Türk Cumhuriyetleriyle birlikte dördüncü, beşinci veya altıncı dil olarak kabul ettirilmesi de gerekmektedir.

Bir başka soru, “Birçok kişi Atatürk’ü inceliyor, bakıyor. Bunlardan bazıları gerçekten inceleyenler gerçekten anlatanlar, bazıları ya iyice okumamış veya okumuş ama olayları saptırıyor. Gerçek Atatürkçü ile Atatürkçü olmayanları nasıl ayırdetmeliyiz” diye bir soru var. Müsaade ederseniz bir iki cümleyle bitirmek istiyorum. Vakit bir hayli ilerledi.

Japon subayının yaptığı şey bizim için de iyi bir örnek olur. Atatürk’ü tanımak istiyorsak onun eserleri var. Yazılı eserleri var. 70. yılını kutladığımız Nutuk var. Biz Atatürk Araştırma Merkezi olarak bu yıl hem Nutuk’un orijinalini, hem Söylev ve Demeçlerini, hem sadeleştirilmiş Nutuk’u yayınladık. Üniversite öğrencileri içerisinde, ortaöğrenim öğrencileri içerisinde askeri öğrenciler içerisinde ve halk kesiminde bir hayli satışını yaptığımız, en çok satışını yaptığımız kitaplardan biridir Nutuk. Çocuklar İçin Nutuk’u da yayınladık. Resimli roman halinde Atatürk’ün hayatını da yayınladık. Ama Sayın Rektörüm de, ve Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Rektörlüğünde, ben teknolojinin izlerini gördüm. Biz de yararlanalım. Nutuk’un biz CD-ROM’unu çıkardık. Nutuk’u gerek Video kasete, gerekse teyp kaset setine aktarmak üzere Devlet Sanatçılarıyla çalışmalarımız var. Bu tür sesli, görüntülü çalışmaları da yaygınlaştıralım. Bizim insanımız gördükçe, duydukça, bildikçe daha doğruya, daha iyiye gidecektir. Bu Türk insanının genlerinde, damarlarında olan belki kaybolmuş gibi görünen küllenmiş gibi görünen özellikler. Ama bunları ortaya çıkarmak için, Mustafa Kemal’in dediği gibi “bizim hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Tek bir şeye ihtiyacımız var, o da çalışmaktır”.

Rehber de ilim ve teknoloji olursa akılcılık, çağdaşlaşma olursa, herhalde ben 21. yüzyılı dünyanın sayılı devletleri olarak gerek kültürel açıdan gerek teknolojik açıdan, gerekse bilimsel açıdan yine geçmiş dönemlerde olduğu gibi dünya devletlerinin sadece kendisi için mutluluğu refahı isteyen bir ülke, bir topluluk, bir millet değil aynı zamanda dünyaya da ışık tutacak bir millet, devlet oluruz.

Sayın Rektörümüz, Sayın Milletvekillerimiz, Sayın Valimiz, Sayın Kaymakamımız ve siz değerli iştirakçilere teşekkür ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin bitmek üzere olan 74. ve başlayacak 75. Yıldönümleri kutlu olsun diyorum.





Kaynak ..........:

http://www.atam.gov.tr/